Almanya'da Aşırı Sağın Yükselişi ve Liberal Demokrasinin Temsil Sıkıntısı
Almanya'daki aşırı sağın yükselişini inceleyen yeni bir analiz, bu durumu sadece dönemsel krizlerle değil, liberal demokrasilerin temsil kapasitesindeki zayıflamayla açıklıyor. Araştırmada, Almanya için Alternatif Partisi'nin (AfD) toplumun farklı kesimlerinde nasıl zemin bulduğu ve bu dönüşümün Avrupa Birliği ile Türkiye ilişkilerine olası etkileri kapsamlı bir şekilde ele alınıyor.

Almanya'da radikal sağın güç kazanması, geçici krizlere verilen anlık bir tepki olmaktan ziyade Batı dünyasındaki derin yapısal dönüşümlerin bir yansıması olarak değerlendiriliyor. Yayımlanan son analizde, aşırı sağın yükselişinin temel nedeninin toplumsal bir sebep değil; liberal demokrasilerin ve köklü siyasi aktörlerin meşruiyet ile temsil üretme kapasitesindeki gerileme olduğu vurgulanıyor.
Çalışmada; 11 Eylül sonrası artan İslam düşmanlığı, 2008 küresel ekonomik krizi, 2015 göç hareketi ve salgın süreci gibi gelişmelerin tek başına bu yükselişi açıklayamayacağı ifade edildi. Bu krizlerin, sıfırdan bir hareket yaratmaktan ziyade halihazırda var olan toplumsal gerilimleri su yüzüne çıkardığı aktarıldı. Ayrıca Alman aşırı sağının Nazizm ile sınırlı marjinal bir sapma olarak görülmemesi gerektiği, tarihsel süreçte 'Völkisch' düşüncesiyle şekillenen ulus anlayışının İkinci Dünya Savaşı sonrasında hukuken bastırılsa da kültürel boyutta varlığını koruduğu belirtildi.
İlgili haber: Soykırımcı Netanyahu'yu BM Genel Kurulu'nda 70'e yakın ülke protesto etti
Almanya için Alternatif Partisinin (AfD) başarısı, aşırı sağın biçim değiştirerek radikal sembollerden kaçınması ve sistem karşıtı popülist bir söylemle geniş kitlelere ulaşması üzerinden okundu. AfD'ye verilen desteğin doğrudan işsizlik veya gelir adaletsizliği gibi ekonomik verilerle açıklanamayacağı, asıl belirleyici unsurun bireylerin hissettiği statü kaybı olduğu kaydedildi. Bu durumun, partinin sadece dar gelirlilerden değil, gelecek kaygısı taşıyan orta sınıf ve kırsal seçmenden de oy almasını sağladığı ifade edildi.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın getirdiği enerji krizleri, dezenformasyon ve yapay zeka gibi teknolojik gelişmelerin kırılganlıkları artırdığına değinilen analizde, aşırı sağın etkilerinin ülke sınırlarını aştığı vurgulandı. Avrupa Birliği açısından asıl riskin bir üyenin ayrılmasından ziyade, birlik fikrinin içeriden dönüşmesi ve ana akım siyasetin göç ile egemenlik konularında söylemlerini sertleştirmesi olduğu kaydedildi.
Çalışmada AfD'nin Türkiye'ye yönelik çelişkili tutumuna da dikkat çekildi. Partinin söylemlerinde Türkiye kültürel olarak Avrupa dışı görülse de jeopolitik ve ekonomik açıdan hayati bir ortak olarak tanımlanıyor. Bu durumun, gelecekte Türkiye-AB ilişkilerini 'üyelik' odaklı bir yapıdan ziyade güvenlik, göç, ticaret ve enerji gibi somut alanlara dayalı 'seçici ortaklık' modeline kaydırabileceği öngörülüyor.
İlgili haber: Berlin Brandenburg Havalimanı'nda Dron Hareketliliği: Uçuşlar Geçici Olarak Durduruldu
Almanya'da yaşayan Türk ve Müslüman toplumlar için ise en büyük riskin, vatandaşlık ile aidiyet kavramlarının birbirinden ayrıştırılması olduğu belirtildi. Tartışmaların 'Kim vatandaş?' sorusundan 'Kim gerçekten buralı?' noktasına evrilmesinin, özellikle genç kuşak göçmen kökenliler için yeni bir uyum ve tanınma sorunu yaratabileceği ifade edildi.











Yorum Yap